42/ jurnal/ küre

Küre

6 (yazıyla “altı”) dersle boğuşuyorum; sabah ders, gece ders… Öğretim görevliliği tuhaf iş… Şöyle çayımı, kahvemi alıp gönlüme göre bir kaç satır kodlamayı, bir kaç paketi kurcalamayı özledim. Gönlüme uymayan her işte yaptığım gibi, “ceketini alıp terk-i diyar” eden adama ne kadar yakınım, bakacağız… En son Ankara’ya yaptım bunu galiba…

Dersler çoğu noktada doğaçlama gidiyor. Tezgahı kuruyorum kürsüde, heybemdekileri boşaltıyorum. İşte elma, portakal; tatlı, çürük, bayat ne dökülürse. Müşterilerin (öğrenciler) ilgi veya ilgisizliğini umursamadan… Mal ortada; beğenen alıyor.

Kürsü, çevresinde binbir kirpiğin kırpıştığı cam bir kürenin merkezi gibi, “nazar değmesin” sözünün ayıp kaçacağı bir yer….

Merkezden dışarı bakmazsanız içine hapsolursunuz. Ben de öyle yapıyorum, üstelik hiçbir şekilde denetleyemediğim bir dikkatle; “bak bu çocuk çok uykusuz”, “bu moralsiz”, “hmmm, anlamadılar, hay Allah!”, “bu benzetme uymadı”, “şunun bir sorunu var, ikide bir telefonuna bakıyor”. Arada bir beyinlerinin hangi noktasının veya benim hangi açıklamamın tetiklediğini bir türlü bilemediğim tuhaf soru veya gülüşmeleri bir yana bu arkadaşları seviyorum. Yorulmak kötü de değil hani! Ama işte, yoruluyorum…

Gürol Ağırbaş, “Köprüler / İki Dünya”… “Dört Mevsim” veya “Carmina Burana”yı Savni Sami Özer‘den dinlemek iyi gidiyor.